Makale - Tez

Arafta bir sinema

Dr. Doğuşcan GÖKER

2025 yılını geride bırakırken, Türk sineması ve onun vitrini sayılan festivaller için “varız ama aslında yokuz” demekten başka bir cümle kurmak zorlaşıyor. Bir yanda salonları hayatta tutmak için bilet fiyatlarını görece uygun rakamlara indiren, seyirciyi yeniden koltuğa çağıran kitlesel hamleler; diğer yanda festivallerin steril salonlarında yankılanan ama sokağın gürültüsünde hızla kaybolan o kadim politik sessizlik… Bu ikili tablo, sinemamızın bugün bulunduğu yerin özeti aslında: Görünür ama etkisiz, üretken ama çekingen.

Bu yazı, 2025’in bir dökümü olmanın ötesinde, kaçınılmaz bir sorunun peşrevine dönüşmek zorunda: Neden daha fazlasını yapamıyoruz? Neden sinemamız, teknik ustalıkla politik ihtiyat arasında sıkışıp kalıyor? Görüntü yönetimi ders kitaplarına girecek kadar kusursuz kadrajlar kurarken, yaşadığımız tarihsel kırılmaları ya fısıltıyla geçiştiriyor ya da bilinçli bir bilinmezliğe teslim ediyor. Bugünün Türk sineması, sanki her filmde şunu söylüyor: “Bir şeyler biliyorum ama söylemeyeceğim.” Oysa sinema, tam da söylenmeyeni görünür kılma sanatı değil miydi?

2025 festivalleri, geçtiğimiz yılların iptal–kriz–sansür sarmalından çıkma niyetiyle başladı. Ancak bu çıkış, bir atılım olmaktan çok, güvenli bir limana sığınma refleksini andırıyordu. Programlar risksizdi; politik olarak törpülenmiş, evrensel temalar adı altında yerelle bağını gevşetmiş filmler öne çıkarıldı. Jüriler itirazsız, söyleşiler kontrollü, tartışmalar ölçülüydü. Festival mekânları, kamusal bir yüzleşme alanı olmaktan ziyade, sektör içi nezaketin ve suskun uzlaşmaların sahnesine dönüştü. Sinema konuşuldu ama hayat pek az anıldı.

Oysa festivaller, yalnızca filmlerin yarıştığı takvimsel etkinlikler değildir; ya da olmamalıdır. Festival, sinemanın toplumsal belleğe temas ettiği, estetik olduğu kadar etik bir pozisyon aldığı yerdir. Politik duruş tam da burada anlam kazanır. Bir filmin politik olması, slogan atması ya da güncel bir olayı doğrudan anlatması değildir; bakışının nerede durduğudur. Kime yaklaştığı, kimden uzak durduğu, hangi sessizlikleri tercih ettiği… 2025’te festivallerimiz bu soruların çoğunu bilinçli biçimde pas geçti. Çünkü politik duruş, bugün yalnızca cesaret değil, bedel de gerektiriyor.

Bu çekingenlik halinin bedelini ise sinema ödüyor. Salonlar ucuzluyor ama söz pahalılaşıyor. Seyirci geliyor ama bağ kurmuyor. Filmler dolaşıma giriyor ama iz bırakamıyor. Çünkü sinema, politik bir risk almadan yalnızca estetik bir nesneye dönüştüğünde, hafızadan da hızla siliniyor. Bugünün Türk sineması, fazla bir şey söylemeden de var olunabilir mi? sorusuna umutla tutunuyor; oysa tarih, bunun mümkün olmadığını defalarca gösterdi.

2025’in sonunda geriye kalan manzara şu: Festivaller ayakta, filmler vizyonda, yönetmenler üretimde. Ama sinemanın toplumsal nabzı zayıf. Bu zayıflık, oto-sansürün tek başına yarattığı bir sonuç değil; aynı zamanda gönüllü bir geri çekilmenin, konforlu bir suskunluğun ürünü. Eğer festivaller yeniden kamusal bir söz alanına dönüşmezse, eğer sinema politik duruşunu estetik bir risk olarak değil de kaçınılması gereken bir tehlike olarak görmeye devam ederse, bu araf hali kalıcılaşacak.

Belki de artık soruyu daha sert sormanın zamanı: Var olmak yetiyor mu, yoksa bir şey söylemeden var olmak zaten yok olmak mıdır? Türk sinemasının 2025 karnesi, tam da bu sorunun etrafında şekilleniyor. Ve bu soru, ertelenemez.

ALTIN PORTAKAL: BİR İMPARATORLUĞUN DOĞUŞU MU?

Antalya Altın Portakal Film Festivali, 62. yılında gerçekten de suları durulmuş bir görüntü verdi; ama bu durgunluk, fırtınanın geçmesinden çok, denizin kendi kendine susması gibiydi. Seyfettin Tokmak’ın Tavşan İmparatorluğu ile festivale damga vurması, sinemamızda hâlâ yerel olanla evrensel olan arasında sahici bir temas kurulabildiğini hatırlattı. Tokmak’ın ödül konuşmasında Yaşar Kemal’e yaslanarak söylediği “Çocuklar insandır” cümlesi, o akşam salonda yankılanan alkışlardan daha fazlasını taşıyordu: Uzun zamandır perdede eksikliğini hissettiğimiz vicdani bir sesin kısa ama net bir hatırlatmasıydı.

Ne var ki bu tekil an, festivalin genel tutumunu bütünüyle açıklamaya yetmiyor. Altın Portakal, bu yıl da politik meselelere dokunuyormuş gibi yapıp hızla elini çeken bir refleksle ilerledi. Seçkilerde estetik açıdan kusursuz, anlatı olarak rafine ama söz söyleme noktasında belirgin biçimde temkinli filmler ağır bastı. Sanki festival, geçmiş yılların krizlerini hatırladıkça, her politik imanın başına bir parantez açıp içine fazla büyütmeyelim notunu düşüyordu. Bu, açık bir sansürden çok, içselleştirilmiş bir otosansür haliydi.

Medya cephesinde ise Altın Portakal’ın sunumu dikkat çekiciydi. Festival, haberlerde ve köşe yazılarında daha çok istikrarını yeniden bulan, normalleşen, eski ihtişamına dönen bir kültür etkinliği olarak çerçevelendi. Krizlerin üzeri nazikçe örtüldü; tartışmalar törensel başarı hikâyelerinin gölgesinde bırakıldı. Bu anlatı, festivali kurumsal olarak güçlendirirken, onu insani ve politik olarak biraz daha mesafeli bir yere yerleştirdi. Altın Portakal, güçlü bir imparatorluk gibi ayakta duruyor olabilir; fakat imparatorlukların en büyük zaafı, merkezin sessizliğini çoğu zaman erdem sanmalarıdır.

Yine de festivali bütünüyle cansız ya da ruhsuz ilan etmek haksızlık olur. Salonlardaki fısıldaşmalar, söyleşi çıkışlarında kurulan küçük cümleler, Tokmak’ın konuşmasında olduğu gibi arada sırada yüzeye çıkan o vicdani titreşim, hâlâ bir şeylerin mümkün olduğunu gösteriyor.

İSTANBUL VE ADANA: SANATIN VE GERÇEĞİN KIYISINDA

İstanbul Film Festivali, bu yıl Gürcan Keltek’in Yeni Şafak Solarken ve Pelin Esmer’in O Da Bir Şey Mi filmleriyle, Türk sinemasının hâlâ güçlü bir entelektüel damar taşıdığını bir kez daha hatırlattı. Keltek’in filmi, zamanın ve mekânın iç içe geçtiği o tekinsiz atmosferiyle, doğrudan konuşmaktan kaçınsa bile seyirciyi düşünmeye zorlayan bir dil kurdu. Pelin Esmer ise gündelik olanı küçültmeden, büyütmeden ama derinleştirerek anlattı; onun sineması, bağırmadan da politik olunabileceğini gösteren nadir örneklerden biri olarak öne çıktı.

O Da Bir Şey Mi’nin hem İstanbul’da hem de Adana Altın Koza’da gördüğü güçlü karşılık, sinemamızda kadın bakış açısının artık bir özel alan ya da temsili bir kota meselesi olmaktan çıktığını düşündürüyor. Bu bakış, marjinal bir köşede değil, ana akımın tam ortasında nefes alıyor. Seyircinin ve jürilerin bu filme verdiği destek, uzun zamandır ilk kez bu kadar net biçimde, bir estetik tercihin aynı zamanda etik bir duruş olabileceğini hatırlattı.

Adana cephesinde ise Altın Koza’nın sessiz ama kararlı bir büyüme içinde olduğu gözden kaçmadı. Orhan Eskiköy’ün Ev filmi, aidiyet ve mekân kavramlarını didiklerken sorduğu “İçindekiler konuşamadığında, ev neresidir?” sorusuyla, festivalin ruhuna da ayna tuttu. Adana, İstanbul’un entelektüel mesafesine karşılık, daha doğrudan, daha toprakla temas eden bir sinema diliyle öne çıkıyor. Bu yıl Altın Koza, yalnızca film sayısıyla değil, tartışma alanlarıyla, söyleşilerdeki görece açıklıkla ve seyirciyle kurduğu temasla da büyüdüğünü hissettirdi. Ancak burada da tanıdık bir sınır var. Hem İstanbul hem Adana festivalleri, politik meseleleri daha çok bireysel hikâyeler ve dolaylı anlatılar üzerinden ele almayı tercih ediyor. Medya bu tutumu, olgunlaşma ve denge olarak pazarlıyor. Haberlerde filmlerin estetik başarıları öne çıkarılıyor; meseleler ise inceltilmiş, zararsız başlıklar altında sunuluyor. Bu, festivalleri daha görünür ve kabul edilebilir kılıyor belki, ama sinemanın sokağa uzanan damarını da bir ölçüde zayıflatıyor.

Yine de İstanbul ve Adana’yı bütünüyle aynı kefeye koymak mümkün değil. İstanbul, aklıyla konuşan bir festival; Adana ise hâlâ kalbiyle tepki verme ihtimalini diri tutuyor. Altın Koza’nın bu büyümesi, eğer cesaretle birleşirse, onu yalnızca bir bölgesel festival olmaktan çıkarıp gerçek bir karşı söz alanına dönüştürebilir. Sinema tam da bu iki uç arasında, sanatın inceliğiyle gerçeğin sertliği arasında anlam kazanıyor. 2025’in bize bıraktığı umut da belki tam olarak burada yatıyor: Her şeye rağmen, hâlâ konuşmaya niyetli filmler ve onları dinlemeye hazır salonlar var.

GERİ DÖNMENİN GÜZELLİĞİ ÜSTÜNE

Eskişehir Film Festivali’nin yeniden görünürlük kazanması, 2025’in bu kırılgan sinema ikliminde küçük ama anlamlı bir eşik olarak kayda geçti. Anadolu Üniversitesi’nin bu dönüşte üstlendiği rol, yalnızca kurumsal bir sahiplenme değil bence sinemanın hâlâ bir eğitim, tartışma ve karşılaşma alanı olabileceğine dair sessiz ama kararlı bir hatırlatmaydı. Festival salonlarında hissedilen şey, büyük iddialardan çok öğrencilerin merakı, soruları ve filmlerle kurdukları doğrudan temas oldu. Bu ilgi, festivali bir vitrin olmaktan çıkarıp yaşayan bir buluşma alanına yaklaştırdı. Anadolu Üniversitesi’nin attığı bu adım, risk almadan da cesur olunabileceğini yerelden, gençlerden ve düşünceden beslenen bir festival anlayışının hâlâ mümkün olduğunu gösteriyor. Büyük abartıya gerek yok ama bu dönüş, tam da bu yalınlığıyla kıymetli.

Üniversite festivalleri, sinemanın en çok ihtiyaç duyduğu şeyi hatırlatır: Merak duygusunu ve yüz yüze gelme cesaretini. Büyük sponsorlukların, parlak kırmızı halıların ve steril söylemlerin dışında kalan bu alanlar, gençlerin henüz nasıl susulacağını değil, nasıl soru sorulacağını öğrendiği yerlerdir. Sinema burada yalnızca izlenen bir nesne değil; tartışılan, itiraz edilen, bazen de eksik bulunan bir deneyime dönüşür. Bu alanları canlı tutmak büyük laflar değil, süreklilik ve samimiyet ister. Aynı nedenle Safranbolu’nun Altın Safran Film Festivali gibi yerel ölçekte küçük ama niyette büyük girişimler de bu umudun parçasıdır; sinemanın merkeze sıkışmadığını, Anadolu’da hâlâ nefes alabildiğini hatırlatırlar.

Sinemaya dair ümit var. Çünkü bu festivaller, sinemanın yalnızca hayatta kalma refleksiyle değil, birlikte düşünme ve birlikte büyüme arzusuyla da var olabileceğini gösteriyor. Deneyen, yanılan, yeniden deneyen bütün üniversite ve yerel festival ekiplerine bu yazının yazarı içtenlikle müteşekkir. Belki de sinemanın geleceği, tam da bu mütevazı ama inatçı geri dönüşlerde saklıdır.

GİŞE VE SANAT: RAFADAN TAYFA’NIN GÖLGESİNDE ESTETİK ARAYIŞ

2025’in ticari karnesi, Türkiye’de sinema izleyicisinin hâlâ güvenli eğlenceye yaslandığını açıkça gösterdi. Rafadan Tayfa: Kapadokya, iki milyonu aşan seyircisiyle yalnızca başarılı bir animasyon değil, neredeyse salonların ayakta kalma sigortasıydı. Aynı şekilde Kutsal Damacana 5: Zombi ve Kardeş Takımı 2 gibi devam filmleri, ticari sinemanın temel refleksini bir kez daha ilan etti: Risk alma, tanıdık ol, tekrar et. Gişe rakamları bu stratejiyi haklı çıkarıyor olabilir; fakat sinemanın kendisi açısından bu tablo rahatlatıcı olmaktan çok düşündürücü.

Asıl çelişki tam da burada beliriyor. Eylül ayında 80 TL’lik bilet kampanyasıyla salonlar yeniden dolarken, bu doluluk neredeyse bütünüyle ticari filmlerin hanesine yazıldı. Festival filmleri ise hâlâ ulaşılması zor, seyirciye mesafeli ve çoğu zaman da dar bir çevrenin ayrıcalığı gibi sunuluyor. Sanki sanat filmi, bilerek kalabalıktan kaçmayı seçmiş; sanki seyirci, estetik arayışa davet edilmemiş. Bu ayrım, 2025’te yalnızca derinleşmedi, normalleştirildi.

Burada sorulması gereken sorular artık ertelenemez: Ticari sinema gerçekten yalnızca seyircinin talebine mi cevap veriyor, yoksa bu talebi bizzat kendisi mi inşa ediyor? Sürekli tekrar eden formüller, izleyicinin hayal gücünü genişletmek yerine onu dar bir konfor alanına mı hapsediyor? Ve en önemlisi, festivaller ve dağıtım ağları, sanat filmlerini bu konfor alanının dışına iterek bu uçurumun büyümesine ortak mı oluyor?

Bir yanda Şafak Sezer’in zombilerle savaşı milyonlara ulaşırken, diğer yanda Leyla Tanlar’ın Erken Kış’taki sarsıcı performansının yalnızca sınırlı bir kitleye ulaşabilmesi, basit bir zevk farkı meselesi değil. Bu, sinemanın nasıl konumlandırıldığıyla, nasıl pazarlandığıyla ve kime hitap ettiğinin baştan nasıl belirlendiğiyle ilgili yapısal bir sorun. 2025, bize şunu net biçimde gösterdi: Gişe ile sanat arasındaki mesafe artık tesadüfi değil, bilinçli bir tercih. Ve bu tercih, sinemanın geleceğini belirleyecek kadar ciddi.

KORKUYORSANIZ OYNAMAYALIM ARKADAŞLAR

Türk sinemasının politik yetersizliği, 2025’te artık bir tartışma başlığı olmaktan çıkıp kronik bir duruma dönüştü. Mesele, politik filmlerin sayısının azlığı değil; sinemanın genel olarak politik bir pozisyon almaktan bilinçli biçimde kaçınması. Toplumsal gerilimler, sınıfsal çatışmalar, adalet duygusunun aşınması ya da gündelik hayatı belirleyen görünmez baskılar, filmlerde ya soyut bir arka plan dekoruna indirgeniyor ya da kişisel dramların içine eritilerek zararsızlaştırılıyor. 2025’te de bu tablo değişmedi: Sinemamız, yaşananları kayda geçirmek yerine, onları estetik bir mesafeden izlemeyi tercih etti.

Bu noktada sorumluluğu yalnızca genç ya da bağımsız yönetmenlere yüklemek kolaycılık olur. Asıl sorgulanması gerekenler, “büyük yönetmenler”, yani artık sinemamızın sözünü söyleyebilecek konumda olanlar. Güçlü yapımcı ilişkilerine, festival dolaşımına ve görünürlüğe sahip bu isimlerin politik çekingenliği, bir tercih olmanın ötesinde, belirleyici bir etki yaratıyor. Çünkü sessizlik bulaşıcıdır. Büyük isimler sustukça, gençler daha en baştan susmayı öğreniyor. Cesaretsizlik, ustalıktan miras kalan bir refleks gibi kuşaktan kuşağa aktarılıyor.

Ve en tehlikelisi de burada başlıyor: Söylenemeyenler büyüyor. Sinemada adı konmayan meseleler, hayatın içinde daha sert, daha kontrolsüz biçimlerde karşımıza çıkıyor. Film anlatılarında bastırılan öfke, sokakta yankı buluyor; perdede ertelenen yüzleşme, toplumsal hafızada birikiyor. Sinema, bu birikimi dağıtacak, dönüştürecek bir alan olmaktan uzaklaştıkça, kendi işlevini de inkâr etmiş oluyor. 2025, Türk sinemasına şunu açıkça gösterdi: Politik olarak susmak, tarafsızlık değil; giderek derinleşen bir boşluğun ortağı olmak demek.

BİR ALMANAK NOTU: ÜMİT VAR MI?

Peki, bütün bu tablo gerçekten bu kadar gri mi? Hayır. Ama aydınlık da kendiliğinden gelmiyor. 2025’in belki de en umut verici tarafı, genç sinemacıların artık otomatik sansür duvarlarını bekleyerek değil, doğrudan çarparak aşmaya başlamasıydı. Görünür Görünmez: Bir (Oto)sansür Antolojisi gibi işlerin dünya festivallerinde karşılık bulması, yalnızca estetik bir başarı değil; sinemacıların nihayet meseleyi halının altına süpürmekten vazgeçtiğinin de göstergesi. Bu filmler, büyük laflar etmeden ama açıkça şunu söylüyor: “Korku var, baskı var ve biz bunları anlatmadan ilerleyemeyiz.” Belki de gerçek kırılma, tam olarak bu dürüstlükte yatıyor.

Öte yandan Türkiye Sinema Festivali’nin SİSAY iş birliğiyle 74 ile, 1500 salona yayılması ve bilet fiyatlarının 80 TL’ye düşürülmesi, sinemanın bir elit etkinlik değil, kamusal bir hak olduğunu yeniden hatırlattı. Bu hamle, niceliksel olarak önemli. Asıl soru hâlâ ortada duruyor: Bu genişleme, nitelikli sanat filmleriyle de buluşabilecek mi? Salonlar dolarken içeride ne izlenecek? Seyirciye yalnızca rahatlatıcı hikâyeler mi sunulacak, yoksa onu sarsacak, rahatsız edecek, düşünmeye zorlayacak filmler için de alan açılacak mı? Halkçı olmak, yalnızca ucuz biletle değil, seyirciye güvenmekle de ilgili sanki.

2025, Türk sineması için açıkça bir hayatta kalma yılıydı. Festivallerimiz hâlâ şatafatlı, filmlerimiz hâlâ özenli, oyuncularımız hâlâ çok yetenekli. Ama bütün bu parlaklığın altında, insanın kalbine dokunan bir eksiklik var: Sokağın nabzını tutacak cesur senaryolar ve o senaryoları yalnız bırakmayacak bir endüstri iradesi. Sinema, yalnızca estetik bir kaçış alanı mı olacak, yoksa yaşadığımız hayatla yüzleşme cesaretini yeniden kazanabilecek mi? 2026’ya bakarken asıl soru bu. Umut var; ama bu umut, bekleyerek değil, konuşarak, risk alarak ve biraz da birbirimize güvenerek büyüyecek.

BİRGÜN gazetesi 14.01.2026

Başa dön tuşu