Film Üzerine: GÜNAHA DAVET (A BRONX TALE)

Yıl:1993
YÖNETMEN ROBERT DE NIRO
SENARYO: CHAZZ PALMINTERI
Öncelikle özdeşleşmenin çocuk üzerindeki etkisini Sonny (Chazz Palminteri) ile görebiliriz. Nasıl derseniz şöyle açıklamak isterim: Çocuk her seferinde Sonny ne yaparsa onu yapıyor ve onun gibi davranmaya çalışıyor. Bir nevi parasosyal etkileşim denebilir bu duruma ama Sonny’nin çocuktan haberi bile yoktur; ta ki Sonny’yi ipin ucundan kurtarana kadar.
Senaryo bakımından değerlendirilecek olursa bir krizdir aslında. Klasik anlatı sinemasında genellikle 20 ile 25 dk arası kadar karakterler tanıtılır ki filmimizde de 15, 20, 25 dakikalara gelene kadar çocuğun sesinden karakterleri tanıyoruz. Daha sonrasında gözünün önünde bir adam vuruluyor ve kriz başlıyor. Polisler eve geliyor onu sorgulamak ve adamları çocuğa sormak için; kriz devam ediyor polislere yalan söyleyene kadar. Ve polislere yalan söyleyen çocuk, Francis Capra (Calogero) ismindeki 9 yaşındaki çocuk, Sonny’yi kurtardığı için Sonny onu artık fark ediyor ve sonrasında yanında gezdirmeye çalışıyor. Parasosyal etkileşim bir nevi yok ediliyor.
Daha sonrasında bir türlü film ile özdeşleşme tam olarak kurulamıyor, öncesinde de kurulması zorlanıyor. De Niro’nun yönetmenliğinde geçen bir film olduğundan dolayı olabilir. Hollywood sistemini gayet iyi tanıyan biridir; Martin Scorsese ile iyi işler yapan bir adam olduğunu göz önünde bulundurursak… Örneğin henüz Sonny ile parasosyal etkileşimimiz bitmeden çocukların o satıcı adamın arabasından elmaları alırken kameraya bakıp konuşmaları, titreme hareketleri ile bir nevi 4. duvarı kırdırıyor bize. İlk başta filmi Spike Lee’nin “Doğruyu Seç” filmine benzetmiştim, daha sonrasında işler biraz karıştıktan sonra 68 ABD’sini anlatan bir film olduğunu sezdim ve tabii Machiavelli’den söz etmeden olmaz.
Önce “kendin” diyen Machiavelli felsefesi ve düşünceleri filmde de işlenmiş bir şekilde bize sunuluyor. Filmdeki Machiavelli “elverişlilik” olarak bahsediliyor. Tabii bir de şöyle bir durum var; Sonny “Bana saygı duyuyorlar ve ben ne istersem yapıyorlar ki bunu da korku ile sağladım ve elverişli bir ortamdayım, herkesin beni tanıdığı bir mahalledeyim,” diyor. Kısaca “Her horoz kendi çöplüğünde öter,” der gibiydi o diyaloğu Calogero ile. Sonrasında her iktidar sahibinin iktidar olma ve egemen sınıfın zaten egemen sınıf olma sebebi tam olarak korkudur. Bunu Spinoza dahi söylemiştir kitaplarında; korku iktidar sahiplerinin elindeki en iyi güçtür ki bu durum filmde işleniyor. ABD’nin o zamanlar gelişiminden söz edeceksek biraz da modern ABD kuruluyor, eski yerini liberallere bırakıyor ve feminist hareket vb. başlıyor, özellikle o çeteler…
Suç, kavga vb. işleniyor filmde. Motorcuların dayak yediği sahne ki, özellikle kamera hareketlerinin o sahnede devam etmesi yine bizim özdeşleşmemizi bir nevi de olsa kırıyor. Sürekli babasının o işlerden uzak dur demesine rağmen Calogero asla uzak duramıyor ama şöyle bir durum da var ki; Sonny çocuğa sürekli iyi şeyler öneriyor, o dünyanın içinde olduğu için ve gerçekleri bir nevi bildiği için.
Bu arada krizden sonra biraz es verdi film ve çok ilginç, o dönemde Amerikalı siyahilerin de yükselişi gerçekleşiyor. Bir nevi bu filmde ırkçı karakterler Calogero’nun arkadaşları ama o kalkıp siyahi bir kıza aşık oluyor; bunu iç sesle söylüyor ki o da biliyor aslında. Ama tıpkı döneminde eskileri kırdığı gibi sanırım Calogero da eskileri ve ırkçılığı kırıp kız ile sevgili oluyor. Tabii genelde deneysel veya çok fazla klasik anlatı olmayan yapımlarda karşılaşırız biz iç ses ile; bu filmde de bir nevi blockbuster bir film gibi havalar estiriyor bize. Ancak şöyle bir durum da var ki; normalde İtalyanlar üniteryen kiliseye inanırlar ama gelin görün ki çocuk ve De Niro ailesi öyle değil. O ABD ve İtalyan kültürünün karmaşasını film işliyor bir nevi; daha doğrusu Robert De Niro işliyor bize ama sonuç olarak Katolikler filmde. Belki bu kadar ince düşünmeye de bilir ama böyle bir durum da var tabii daha sonrasında. Calogero’nun “Sicilya’dan geldiğimizi” söylemi bu durumu negatife getiriyor ki bilindiği üzere üçlemeyi reddedenler daha çok Toskana bölgesinden İtalyanlardır.
Aslında şöyle bir okuma da söz konusu olabilir: İtalyan bir genç ile siyahi bir kızın aşkından bahsediliyor; bu durum bizi çok eski tarihlere götürebilir. Örneğin farklı bir kabileden veya aileden, bir ırkın farklı bir ırkla evlenmesine veya aile kurmasına genelde karşı çıkılırdı. Mahalle kavgaları, aile çatışmaları veya kabile çatışmaları yaşanırdı; klasik bir durumdur aslında. Siyahiler çocuktan hoşlanmıyor, beyazlar da kızdan hoşlanmayacaklar. Sosyolojik bir çıkarım yapmak gerekirse aslında iki yorum var burada:
1. Yorum (Gobineau): Ona göre toplumların gelişmesinde ve yıkılmasında en önemli etken ırktır. Bir kavmin çözümlenmesi veya soysuzlaşması, kavmin artık eski değerini yitirmesi demektir. Başka bir deyimle; “Artık o kavmin damarlarında aynı kan dolaşmamaktadır. Yabancı kanların karışmasıyla gittikçe melezleşen ırk değerini yitirmiştir,” der. Kısacası kavmin melezleşmesinin, o kavmin değerini kaybetmesine sebep olduğunu söyler. (Kaynak: Sosyoloji Tarihi, Prof. Nurettin Şazi Kösemihal. Beyaz ırkın en üstün kolu Aryalardır).
2. Yorum (Chamberlain): Kendisine göre bugünkü uygarlık; Grek, Roma, Yahudi, Töton (eski Alman) uygarlıklarının birleşimidir der. Yalnız arı ırklar konusunda bir ayrıma düşerler; yani melezleşmenin ırkı aşağı çekmesinin bazen de iyi sonuçlar doğuracağını söyler bu iki sosyolog. (Okulları tarihçi felsefe okulu, kitapta oradan bakılabilir isteyenler.)
Sonny, sürekli Machiavelli gönderimlerine devam ediyor film içinde üstü kapalı bir şekilde. (Çocuklardan uzak dur, kendini düşün, bunlar sana zarar verecek gibi geçen baş başayken diyaloglar.) Bu da…
Irk meselesine tekrar dönecek olursak; babasından siyahi bir kız ile çıkmak için akıl aldığı sırada, “Sen böyle bir şey yapamazsın,” diyen De Niro, ırkların karışmaması için Gobineau gibi düşünüyor olmalı. Ki her ırk sanırım böyle düşünüyor olmalı.
Ve korku meselesine dönecek olursak; Sonny ile bahsi geçen meselede, sürekli babasının tavsiyeleri sırasında kavga çıktığı anda Calogero’nun söylemi, ırkçı sınıfın gerçekten aptal olduğunu duyup kavganın sona ermesiyle pekişiyor. Aslında dediğim gibi; egemen sınıfın, alt sınıfları nasıl kontrol altında tuttukları işleniyor. Ellerine sadece kendilerini geçindirecek kadar bir pay veriliyor; örneğin ailenin hiçbir şeyinin olmaması gibi ama Sonny her şeye sahip bir birey. Robert De Niro, Sonny’ye her başkaldırmaya çalıştığında asla beceremiyor; yani egemen sınıfa karşı devrim yapmaya kalksa bile gücünün yetmeyeceği vurgulanıyor. Sosyalizmin bitmesi de buna örnektir. Önceden ses her zaman öğrencilerden çıkardı ama bakın görün ki bu durum, öğrenci olan Calogero’nun hangi tarafta olduğunu gayet açık gösteriyor; babasından çok Sonny ile iyi geçiniyor.
Aslında şu an kız arkadaşı ile arası bozuldu ve tüm herkesle arası açıldı. Yani klasik anlatıda çift aksiyon çizgisine uygun bir şekilde gidiyor. Çift aksiyon çizgisi tam olarak şudur: Olayların gidişatının, sevgili veya filmdeki eş ile beraber düzelip beraber bozulmasıdır. Calogero’da önce sevgilisi ile arası açıldı, sonra babası ile, sonra da Sonny’nin arabasına bomba koydular; tam olarak çift aksiyon çizgisi bozuldu. Yani kısacası, genelde bir kriz de hazırlık olarak okunabilir, bir “önseme” (foreshadowing) gibi alabiliriz.
Sonny’nin çocuğu arabadan alış sahnesinde küçük bir kriz yaşandı; Calogero’nun arkadaşının burnunu kırdı. Bu arada çift aksiyon çizgisi düzeldi ama büyük bir kriz yaşandı: Calogero’nun arkadaşları yanarak öldüler. Burada kuralların terse dönüp yıkılmasını görebiliriz; çift aksiyon çizgisini tamamladık ama bu sefer de tam olarak arkadaşları öldü. Kısacası böyle olabilir, büyük ihtimalle bilerek yapılmış bir şey. Yavaş yavaş karakter, Aristoteles’in Poetika’sında da gördüğümüz gibi Peripeteia yaşıyor; her şey çok iyiye giderken bir anda büyük bir kırılmanın yaşandığını görüyoruz.
Bu arada “tepe noktası” (climax) için krizler ile bayağı hazırlandık ve tepe noktası olarak gösterilecek yer Sonny’nin ölmesidir. Aslında bayağı bekletti; krizleri biraz fazla tuttu denebilir ama klasik anlatı sinemasının özelliklerindendir zaten bu. Hatta sahne içinde bile giriş, gelişme ve sonuç yüklenebilir. Kısaca bu şekilde; Sonny’nin ölümünden sonra düşüşe geçmeye başlayacak ve final verecek. Filmde kalmamız için park yeri meselesi sürekli gizli tutuluyor, finalde bile ne olduğu tam olarak söylenmiyor. Sanki son bir reenkarnasyon gibi oldu; Sonny öldü ve zamanında hayatını kurtaran adam (vurduğu adamın yakını) onun yerine geçti. Katolik inancında bu vardır; İsa’nın dönmesi gibi o dini mesele işleniyor büyük ihtimalle.
Sonny’nin ölümüyle boşalan “iktidar koltuğu” hemen dolduruluyor. Bu da aslında bahsettiğin egemen sınıfın sürekliliğini ve bireyler ölse de sistemin (korku ve güç dengesinin) baki kaldığını kanıtlıyor.
“Broms hikayesi” derken, klasik müzik dünyasının en meşhur ve en hüzünlü aşk üçgenlerinden biri olan Johannes Brahms, Robert Schumann ve Clara Schumann arasındaki ilişkiyi kastediyorsan, bu gerçekten de sanat tarihinin en “parasosyal” ve dramatik hikayelerinden biridir.
Parasosyal etkileşim tam olarak buradan geliyor olmalı ki; ABD ve Avrupa’da 19. ve 20. yüzyılda eklektisizm çok meşhur olduğu için bu hikayeyi de dönüştürüp tekrardan şekillendirmiş olabilirler. Çok sevdiğim bir durum değil ama ne yapacaklar? Oralarda sinema artık endüstrileştiği için ve şirketlere de para lazım olduğu için böyle şeyler bazen gerekli oluyor.
“Bu arada son olarak; Spike Lee’nin filmine doğrudan bir gönderme var: Beyazların, siyahların mahallesindeki dükkanı yakma sahnesi. Orada da siyahlar beyazların dükkanını yakmıştı. Kısaca bu şekildeydi. Teşekkür ederim, iyi okumalar dilerim.




