Makale - Tez

Sinema için bunca rezilliğe değer mi?

Onur Özgen

Bu yıl 76’ncısı düzenlenen Berlin Film Festivali (Berlinale), son yıllarda Filistin konusundaki kayıtsızlığı ve bizzat İsrail’in dostu Almanya devleti ile onun idaresindeki festival yönetimi tarafından Filistin’e destek veren sinemacılara uygulanan aleni sansür nedeniyle haklı olarak eleştirilere maruz kalmıştı. 12 Şubat’ta başlayan bu yılki edisyonda da bu eleştirilerden kaçamayacakları bir kez daha görüldü.

Festivalin jüri başkanlığı görevini üstlenen Wim Wenders, jürinin tanıtım toplantısında “Gerçekten siyasetin alanına giremeyiz. Siyasetin dışında kalmalıyız çünkü siyaset hakkında filmler yaparsak, siyasetin alanına girmiş oluruz. Oysa biz siyasetin karşı ağırlığıyız. Biz siyasetin tersiyiz. Halkın işini yapmalıyız, politikacıların işini değil,” dedi. Bunları festivalin politik angajmanına ilişkin üç sorunun ardından söyledi. “Filmler dünyayı değiştirebilir ama politik anlamda değil,” dedi ve “hiçbir filmin herhangi bir politikacının fikrini gerçekten değiştirdiğini” sanmadığını belirtti.

Wim Wenders bu sözleriyle hem sinemanın etkisini daraltıyor hem de meseleyi çarpıtıyor elbette. Bunu da bilerek yapıyor. Filistin açısından mesele yalnızca politikacıları ikna etmek midir? Elbette değil. Hangi hayatların yasının tutulabildiği, hangi kelimelerin (soykırım, işgal, abluka, sivillerin korunması, hesap verme) telaffuz edilebildiği, hangi gösterilerin yasaklandığı, hangi sembollerin “kışkırtma” sayıldığı… Bunların hepsi kültürel alanın somut sonuçları. Festival, sinema ve kamusal tartışma bu sonuçların bir parçası.

Wim Wenders’a bu soruyu soran gazeteci de bunların bilincindeydi. Berlinale’nin İran ya da Ukrayna ile dayanışma gösterip Filistin’le göstermemesini eleştirdi ve ardından jüri üyelerinden “insan haklarının seçici biçimde ele alınmasını” destekleyip desteklemediklerini öğrenmek istedi. Bir diğer yanıt, Polonyalı yapımcı Ewa Puszczynska’dan geldi; soruyu “haksız” diye niteledi ve Wenders’ın sözlerini hatırlatarak “filmlerin empatiyle ilgili olduğunu” savundu.

Ah, empati demek! Ne kadar tatlı! Burada mesele “seyircinin kalbinin yumuşaması” mıdır? Bugün Filistin hakkında bir film yapmak ya da sinema aracılığıyla Filistin hakkında bir söz söylemenin amacı bu mudur gerçekten? Yoksa soykırımın ve her türlü insan hakkı ihlallerinin adıyla anılması, eşit ölçüt ve hesap verilebilirlik midir? Aksi takdirde empati, adalet ve sorumluluk dilinden koparıldığında, kolayca “duygusal bir sığınak” olur: Herkes üzülür ama kimse konum almaz ve hiçbir kurum kendi seçiciliğiyle yüzleşmez. Berlinale’de olduğu gibi.

Polonyalı yapımcı Puszczynska, konuşmasının devamında “Bize bunu sormanız biraz haksızlık çünkü elbette insanlarla, her bir seyirciyle konuşmaya, onları düşündürmeye çalışıyoruz. Ama onların vereceği karardan —İsrail’i destekleme kararı mı olacak, Filistin’i destekleme kararı mı olacak— biz sorumlu tutulamayız,” diye ısrar etti. “Soykırımın işlendiği daha pek çok savaş var ve bunlardan söz etmiyoruz,” diye de ekledi, salondakilerin bir kısmının alkışları arasında, bu tür sorular sormanın adil olmadığını açıkça ima etti.

Puszczynska’nın, “Başka savaşlar da var, onları da konuşmuyoruz” minvalindeki bu çıkışı ise Filistin’i konuşmayı “özel muamele talebi” gibi göstermeye yarıyor. Bu fazlasıyla aşağılık bir tutum. Filistin açısından “Başka acılar da var,” diyerek dağıtılacak bir mesele değil. Aksine, bir kurumun hangi acıyı daha güvenli bulup sahiplendiğini, hangisini riskli bulup susturduğunu gösteren bir turnusol.

Zira Berlinale bir yandan kendini queer sinemaya, sömürgecilik anlatılarına, Ukrayna’ya, İran’a dair dayanışmalara açık bir festival olarak kuruyor ama diğer yandan Gazze söz konusu olunca bir anda sinemanın siyaset dışı olmasının gerektiği akıllara geliyor. Yani festival “politikayı” bir ilke olarak reddetmiyor, hangi politikayı kaldırabileceğine karar veriyor. Bunun adı da en hafif tabirle ikiyüzlülük.

Bu yüzden Wenders’ın sözlerini, tek başına bir yönetmenin temkinli kaçışı gibi değil bugünün festival rejimini belirleyen kültürün sesi gibi işitmek gerekir. Çünkü Berlinale gibi buluşmalar artık yalnızca filmlerin gösterildiği yerler değil, “sinemacıların” hangi tonda konuşacağını, hangi kelimeleri kullanacağını, hangi çatışmaları hangi mesafeden anacağını da öğreten alanlar. Orada “politika yapmayalım” dendiği anda, aslında “hangi politikanın kabul edilebilir olduğu” karara bağlanmış oluyor.

Bu dönüşümün en güçlü kılıfı ise “sanat” kelimesi. “Sanat siyasetin karşıtı” fikri, ilk anda kulağa zarif bir özgürlük savunusu gibi gelebilir. Oysa bugün çoğu zaman başka bir işe yarıyor: Kurumların seçiciliğini görünmez kılıyor, sinemacıların da konforunu koruyor. “Ben sanat yapıyorum,” dediğinde, politik bir meseleye dair sorumluluk talebini bir anda “kaba” ilan etmek kolaylaşıyor. “Empati” gibi pürüzsüz kelimelerle de adalet sorusu etkisizleştiriliyor. O noktada sanat, hakikati büyüten bir alan olmaktan çıkıp hakikatin dişlerini söken bir ambalaja dönüşüyor.

Bu konformizmin bir de piyasa ayağı var. Festival ekonomisi yıllardır bir “ürün geliştirme” düzeni gibi çalışıyor: Ortak yapım platformları, proje sunumları, network randevuları… Bu ortama girmek isteyen genç bir sinemacı, daha filmi çekmeden, filmini nasıl satacağını öğrenmek zorunda kalıyor. Hikaye, yalnızca anlatılacak bir şey olmaktan çıkıp satılacak bir vaade dönüşüyor. Bu süreçte politik olanın da pazarlanabilir bir sürümü oluşuyor: “Evrensel acı”, “tarafsız insanlık”, “iki taraf da” dili, “gri alan” konforu… Filistin’e gelince bu konfor, çoğu zaman bir tür sessiz sözleşmeye dönüşüyor. Kimse açıkça “bunu söyleme” demiyor ama herkes, hangi cümlenin kapıları kapatacağını biliyor.

Wenders elbette bunun farkında. Bu yüzden tartışmaya girmek istemedi ve ısrarla sinemanın nasıl yaşamak istediğimiz ve yaşamak zorunda olduğumuz üzerine konuştuğunu, bu anlamda şeyleri değiştirebileceğini söyledi. “Bu gezegende, hayatlarını yaşamak isteyen insanlar ile başka fikirleri olan hükümetler arasında büyük bir uçurum var. Bence filmler o uçurumlara girer; en azından ben öyle olmasını umuyorum,” dedi. “Sinemanın, şefkatli ve empatik olma konusunda inanılmaz bir gücü var. Haberler empatik değil. Siyaset empatik değil. Ama filmler öyle. Bizim görevimiz bu,” diye de ekledi. Oysa aynı Wim Wenders, başka zamanlarda bunun tersini söylemişti; nitekim 1991’de yayımlanan The Logic Of Images (Görüntülerin Mantığı) adlı kitabında, politik olmadığını iddia edenler dahil bütün filmlerin politik olduğunu yazmıştı.

Dolayısıyla Wenders’ın bugünkü “siyasetten uzak durmalıyız” çizgisi, iyi niyetli bir “sanatı koruma” refleksi değil çünkü tam da güç ilişkilerinin en görünür olduğu yerde geri çekiliyor. Üstelik bu geri çekilme pratikte “tarafsızlık” üretmiyor, mevcut düzenin konforunu canla başla koruyor.

Wenders’ın sözleri, genç sinemacılara verilmiş bir öğüt gibi okunmalı: Siyasete girersen, artık “bizden” değilsin. Biz burada filmlerle “insanları düşündürüyoruz”, gerisini bize sorma. Sinemacıya düşen görev izleyiciyi duygulandırmak; kurumu, fonu, festivali, iktidarı rahatsız edecek netlikte konuşmamak. Bu, tüccarlık tavsiyesi değilse bile, tüccarlığı normalleştiren bir “meslek ahlakı.”

Sinemayı politikanın “zıddı” diye tarif ediyor Wenders. Ama Filistin meselesi, zaten yıllardır “hangi acının görünür sayıldığı” üzerine bir alan. Böyle bir alanda “ben bu alana girmiyorum” demek, kapıyı kapatmak değil; hangi soruların meşru olduğuna dair sınır çizmek demek. Bu da siyasetin ta kendisi. Hem de siyasetin en aşağılık biçimi. Teşhir edilmesi, mücadele edilmesi ve yok edilmesi gereken bir siyaset.

Hayatı boyunca sinema yaparak inşa ettiği her şeyi bu şekilde yıkmak ise elbette Wim Wenders’ın tercihi. O kendine böyle bir sonu layık gördüyse, bizim kendisi için üzülmemiz fazla naiflik olur. Ama sevgili Ahmet Uluçay’ın güncesine ismini veren o sorudan mülhem, yine de sormadan edemiyor insan: Gerçekten sinema için bunca rezilliğe değer mi?

Bu yazı 14.2.2026 tarihinde Vesaire elektronik dergide yayınlandı.

Başa dön tuşu