Screen Shot 2019-05-12 at 09.16.28

Kara Sevdalı ve Yasaklı-Muammer Özer


Künye

Altyazı Dergisi’nin Nisan 2015 tarihli sayısında Yönetmen Muammer Özerle yapılan söyleşi yayınlandı

1988’DE VİZYONA GİREMEDEN YASAKLANAN KARA SEVDALI BULUT YİRMİ YEDİ YIL SONRA 10. İŞÇİ FİLMLERİ FESTİVALİ’NDE SEYİRCİYLE BULUŞTU. MUAMMER ÖZER, FİLMİ YOK EDİLMEKTEN KURTARMANIN FİLMİ YAPMAKTAN DAHA ZOR VE MASRAFLI HÂLE GELİŞİNİN ÖYKÜSÜNÜ ANLATIYOR.

Muammer Özer 1985’te çektiği Bir Avuç Cennet ile beğeni toplamış, 1988’de ise 12 Eylül Darbesi üzerine bir film olan Kara Sevdalı Bulut’u tamamlamıştı. Aynı yıl sansüre uğrayıp yasaklanan film, yirmi yedi
yıl sonra 10. İşçi Filmleri Festivali’nde gösterildi. Bakur’a sansür uygulandığı

günlerde İşçi Filmleri Festivali’nin gündemi de sansür ve dayanışmaydı. Seyirciyle buluşmak için, uzun yıllardır yaşadığı İsveç’ten Türkiye’ye gelen Muammer Özer, Bakur’la daya- nışmak için filmini İstanbul Film Festivali’nden çeken belgesel yönetmenlerine sahnede çiçek verdi. 1970’li yıllardan bu

yana yurtdışında yaşayan Özer’le Yeşilçam Sokak’ta buluşupKara Sevdalı Bulut’un yasaklanma sürecini, uzun yıllar süren hukuki mücadelesini, sektörün sansüre karşı ilgisizliğini ve yönetmenin kırgınlıklarını konuşuyoruz. Muammer Özer, söyleşinin başında şakayla karışık “yoksa polis misiniz?” diye soruyor. Kara Sevdalı Bulut filminde karakterlere sirayet eden endişe hâli, Muammer Özer’in yüzüne de yansıyor.

Kara Sevdalı Bulut filminin merkezinde darbe günle- rindeki paranoya ortamı var. İlk cümleniz de “yoksa polis misiniz?” oldu. 12 Eylül sonrasındaki paranoya ortamını konuşarak başlayalım mı?

Emniyet gibi kurumlar zaman zaman gazetecileri kullanıp birtakım insanlarla röportaj yaptırır, ağızla- rından laf alırlardı. İlerici hareketlerin içine ajanlar yerleştirilirdi. Asker de yapıyor, polis de… 12 Eylül’deki paranoya, yaratılan ortamdan kaynaklanıyordu. Şimdi bile devam ediyor. Tayyip Erdoğan “komşularınızı gözetleyip bize bildirin” diyebiliyor. Sıradan vatandaşı muhbirleştirmek bu. O zaman da birçok vatandaş komşusunu ihbar etti. İnsanlar birbirinin polisine dönüştü. Ben de filmde bunu işledim. Kadının kocası bekçi figürüne dönüşüyor. Ev, hapishaneye dönüşüyor. İnsan için en güvenli ortamın bir hapishaneye, tutu- kevine dönüşmesi çok korkunç. Mahallede, işye- rinde, sokakta ihbar edilme korkusu içinde insanlar. Tehlikenin nereden geleceğini, sizi kimin ihbar edeceğini bilemiyorsunuz.

Filmde gözaltına alınıp işkence gören Sibel (Zuhal Olcay) de fabrikadaki en yakın arkadaşı tarafından ihbar ediliyor.
Darbe sırasında devlet “eğer dediklerimizi yaparsan seni serbest bırakırız” diyerek bazı mahkûmları satın alıyordu. Bu insanlar arkadaşlarından bilgi toplayıp, polise aktarıyor- lardı. O bilgiler daha sonra delil olarak kullanılıyordu. Ajan olarak satın alamadıklarını da işkenceye yatırıyorlardı.

İşkence korkunç bir şey. O an ölmek istiyorsunuz… 12 Mart’ta ve 12 Eylül’de insanlar intihar etti bu yüzden.
12 Mart’ta Sansaryan Han’dan atlayanlar oldu işkence görmemek için. Bir kısmı da işkenceye dayanamayıp çözülüyor ve arkadaşlarının adını veriyordu. O çözülen insanları da daha sonra hapise atıyorlar. Bu sefer de çözül- düğü için örgüt içi infaza kurban gidiyordu. Bu da korkunç bir şey. Kendi arkadaşları da “sen neden örgütünü ele verdin, çözüldün” diye infaz edebiliyor. İşkenceye uğrayan- ların çözülmesini de anlıyorum, insani bir durum. Herkes işkenceye dayanamayabilir. Filmde de kadın karakter arkadaşını ihbar ediyor ama Sibel onu bağışlamayı tercih ediyor. Bağışlayabilmek çok daha önemli.

Kara Sevdalı Bulut’u darbe filmi yapmanın zor olduğu bir dönemde yurtdışından gelerek çektiniz. Hikâye nasıl oluştu, nelerden beslendiniz?
Türkiye’de çok büyük acılar yaşanıyordu, ben İsveç’te kendimi huzursuz hissediyordum. Arkadaşlarım hapse girdi, işkenceye uğradı, öldürüldü. Sanatçı sorumluluğum ve sinema tutkum 12 Eylül’ün acılarını anlatan Kara Sevdalı Bulut filmini çekmemi zorunlu kılıyordu. Senaryoyu kendi yaşadıklarımdan, darbeden etkilenmiş olanların anlattık- larından ve basında çıkan haberlerden esinlenerek yazdım

Çekim sürecinde ve sonrasında engellemeler yaşadınız mı? Filmin yasaklanması nasıl oldu?
Her an setin basılmasını bekliyordum. Çekim ekibinde tanımadığım, politize olmayan insanlar da vardı. Endişeliydim, filmin çekileceği duyulmuştu. Ama senaryodan kimsenin haberi olmadığı için engel olmaya çalışan da çıkmadı. Meğer, ihbarcılar uygun zamanı beklemişler. Öyle bir darbe vurdular ki tamamen çökert- tiler. Çekimden sonra filmi yıkamak için laboratuara girdik. İhbarcılar filmin laboratuvardan çıkmasını da beklediler. Çünkü laboratuvarın basılıp zarar görmesini istemediler. Yeşilçam’ın muhbirlik geleneğini sürdüren yapımcı Kadri Yurdatap, laboratuvarın sahibi Erol Ağakay’la işbirliği yaparak filmimizi “Geceyarısı Ekspresigibi bir film” diyerek ihbar etti. mit peşimize düştü. Yolda yakalayamadılar bizi ama ertesi gün üç sivil polis yazı- haneyi basarak, filmin negatifini, tek pozitif kopyasını ve yeğenimi alıp Gayrettepe’deki mit merkezine götürdüler. Bunun üzerine ben Bülent Oran’ın da desteğiyle hukuki girişimlerde bulundum. Uzun yıllar sürecek bir dava süreci başladı. Erbakancı savcı Sedat Muslu iddianameyi okudu ve filmin yakılarak imha edilmesini talep etti.

Film kopyaları adliyenin çatı katında tutsak tutuldukları süre boyunca yazın sıcağından etkilenerek zarar gördü. On ay sonra avukatın başarılı savunması sayesinde filmi kurtardık. Kurtardıktan sonra da filmi gösterebilmek
için hemen sansür kuruluna başvurduk. Sözde ülkede darbe ve cunta yok ama kurullarda askerler vardı. Sonuçta işletme belgesi vermeyerek filmi sansürlediler ve film hiçbir yerde gösterilemedi.

Festivallere gönderdiniz mi?

İlk olarak Altın Portakal’a gönderdim ama sansürden geçmediği için filmi göstermeye cesaret edemediler. Bu süreçte sansür kararını iptal ettirmek için yine mahke- meye gittik. Üç akademisyenden oluşan bilirkişi filmi seyretti ve “filmin gösterilmesinde sakınca yoktur” raporu verdi mahkemeye. Mahkeme de filme beraat kararı verdi. Ama sınırsız bir karar değildi. Karşı tarafa itiraz zamanı vermek için üç ay süreli bir beraat kararıydı. O üç ay süresinde Kültür Bakanlığı itiraz etmezse film tamamen serbest olacaktı ama bakanlık itiraz etti. Bunun üzerine film tekrar yasaklandı. Sansürün iptali için daha yüksek bir mahkemeye, Danıştay’a başvurduk ama Danıştay da oybir- liğiyle Kültür Bakanlığı’nın itirazını kabul ederek filmin sansürünü onayladı. Bu süreç beş yıl sürdü. mit tarafından tutuklanıp beş yıl yargılanan Kara Sevdalı Bulut, yirmi

yedi yıldır yasaklı durumda. Filmi yakılıp, yok edilmekten kurtarmak için verilen mücadelede, filmin yapımı için harcanan para kadar masraf yaptım. Bütün bu gelişmeler beni ekonomik ve psikolojik olarak çökertti.

Filmin yasaklanmasına, sansüre uğramasına karşı sektörün tepkisi ne oldu? Dayanışma var mıydı?
1991 yılında, üç aylık geçici beraat sürecinde filmi
Beşiktaş Kültür Merkezi’nde gösterdik. O dönem sadece Cumhuriyet gazetesinde ve birkaç popüler sinema dergi- sinde filme dair yazılar çıktı. Bugünkü gibi bir dayanışma söz konusu değildi. Bugün beni mutlu eden Bakur belge- selinin sansüre uğramasının ardından gösterilen büyük dayanışma oldu. Benim filmim için o dönem böyle bir dayanışma olmadı maalesef. Tam tersi, bir de sektör vurdu bana. Önseçici kurul, eleştirmenler, festivaller… Kimse filmin arkasında durma cesaretini gösteremedi.

Kara Sevdalı Bulut’un başrollerini Haluk Bilginer ve Zuhal Olcay paylaşıyor.

Söyleşinin tam halini ekteki pdf dosyadan okuyabilirsiniz.